01 Temmuz 2009 Çarşamba

İBN-İ TEYMİYYE

Site haritası .....İtikatta Üç Mezhep.

İbn Teymiye külliyatını yayınlamaya karar vermek, özellikle de bu çalışmaya Cumhuriyet dönemi İslâm kültür ve düşünce hareketleri arasında bir yer ayırmayı gözetmek, her bakımdan tehlikeli sayılan bir alana girmeyi kabullenmeyi gerektirir.

İbn Teymiye'nin bir isim olarak hafızalarda meydana getirdiği uğultu, O'nun bir İslâm bilgin ve düşünürü olarak gösterdiği çabanın anlaşılmasını engelleyeceği ortadaydı.

Bir yanda O'na küfür sıfatını uygun görenlerin terazinin bir kefesinde meydana getirdiği anlamlı ağırlık, diğer bir yandan da O'nu yüceltmeye hazır canlı okuyucunun terazinin diğer kefesinde meydana getirdiği sarsıntı, sağlıklı bir dengenin kurulmasını zorlaştıracağı ve yayıncının terazinin orta yerinden yakalamasını engelleyeceği belliydi. Ancak kültür ve düşünce çabası içinde olanların göze alamadan başaramayacakları o anlamlı ve bir bakıma kaçınılmaz olan karar verilmek zorundaydı.

Gerçi müslüman ülkelerde ve bu arada Türkiye'de şartlar, okuyucu ve yazar unsurlarını kapsayan geniş bir alan içinde hızlı bir değişim sürecine girmiş; daha bundan bir kaç yıl öncesine kadar değil okunması ve düşüncelerinin taraftar bulması, isimlerinin bile ağıza alınmasında sakıncalar görülen bir sürü yazar ve eser okuyucuya mal edilmiştir. Kısacası Doğudan ve Batıdan yapılan bir sürü aktarma İslâm dünyasında öylesine karizmatik bir okuyucu meydana getirdi ki, İbn Teymiye'nin zorladığı ileri sürülen sınırlar artık normal bir gözün seçemiyeceği kadar gerilerde kaldı.

Kaldı ki;

Çeyrek yüzyıldır çeşitli terkiplerle birlikte anılmaya; kâh ideolojik ve yenilikçi bir çıkış noktası, kâh selefi bir meşreb arayışı kâh siyasi bir dinamik, kâh kültürel bir durak olarak üzerinde durulan Kur'an ve Sünnet'in, bir telâkki olarak meydana getirdiği inanç ve fikir denkleminin İbn Teymiye'nin düşünce ve ilmine duyduğu ihtiyaç gözardı edilemezdi.
Seyyid Kutup, Mevdudi, Udeh, Sibai, Muhammed Kutup ve Said Havva gibi kadro kayıtlarıyla anılmaları gereken yazarların bu iki kavram üzerindeki kitabi çalışmaları peşinen sınırlıydı ve okuyucuyu taşıyabilecekleri yer önemli bir mesafeyi ifade etmekten uzaktı. Oysa Kuran ve Sünnet ve onların şer’i türevleri olan Kıyas ve İcma' bir bütün olarak nasıl bir inanç ve amel merkezi oluşturdukları ve düşünceye hangi anlamda yansıyacakları açıklıkla ve bütün detaylarıyla ele alınmalı değil miydi?
Bu temel ihtiyaç ülkemizde kaynak eserlerin Türkçeye kazandırılmasını hızlandırmış, sahih hadis kitapları ve şerhleri belli bir geçiş sürecinin tıkanıklıklarını üzerlerinden atamamış olmakla birlikte, kütüphanelerimize kazandırılmış; bir bakıma Kur'an ilimleri çevresinde telif çalışmaları için ciddi bir zemin hazırlığına yol açmıştır. Ancak kaynak eserlere yönelimin beraberinde getirdiği kimi sakatlıkların da işaret edilmeye değer özellikler taşıdığı hatırlanmalıdır. Kaynak eser diye takdim edilen bir sürü çeviri, okuyucunun zihni teşekkülüne yardımcı olmaktan çok, sağlam esaslara bağlı kılmak istediği yürüyüşünü yavaşlatmaktadır. Bu durum çeyrek yüzyıla varan ve Kur'an ve Sünnet yöneliminin ruh ve akıllarda meydana getirdiği aydınlığın kararmasına, o ümit verici ışığın sönmesine yol açmaktadır.
İbn Teymiye külliyatının muhteva olarak ve güdülen tavır olarak, yamulmaya yüz tutmuş bir alâka ve arayışa, ihtiyaç duyduğu dengeyi sağlamada yardımcı olacak önemli bir faktör işlevini göreceği muhakkaktır. Kültür ve fikir hayatının zenginliği toplumsal eğilimin bir yöne abanmadan sürdürmeye takat bulacağı yürüyüşle ölçüme tabi tutulabilir.
Kaldı ki, İbn Teymiye'nin üstlendiği misyon sadece bir muhalefet, ya da denge ihtiyacının giderilmesi sınırında boğuntuya getirilemeyecek kadar farklı özellikler taşımaktadır. Onun Kur'an, Sünnet ve diğer şer'i naslar çerçevesinde oturttuğu ilim ve fikir metodu, günümüz müslümanının yüzyıllık toparlanış ve arayış eylemine temel dayanak teşkil edeceği söylenebilir.

Hiç kuşkusuz günümüz müslümanı, İslâmı bir din olarak en temiz, en saf biçimiyle öğrenmek ve yaşamak hususunda bir liyakatin peşinde gözükmektedir. Yeniden inşa edilecek İslâm medeniyetinin ancak Kur'an ve Sünnet-i Resûlüllah'a bağlanmak, ashabın ictihad ve amellerine sadakat, hak mezhep imam ve müctehidlerinin bize intikal eden çabalarının en doğru, en dolaysız ve en yalın şekliyle öğrenmekle şekillenebileceğinin şuurundadır. Öyleyse dine, dindenmiş gibi yapılan ekleme ve çıkarmalar, enfüsi tasarruf ve her türlü etkilenmeyle gerçeğinden uzak tutulmuş dini hayat yeniden asli yatağına yöneltilen aşkın bir ırmak gibi kendi gücünün sahibi kılınmalıdır.

Müslümanlar kendilerine gerçekten insan olma onurunu bağışlayan dinlerinin, tarihin kalın tabakaları altında hapsedilen değer ve ürünlerini bir arkeolog ihtisas ve hassasiyetiyle gün yüzüne çıkarmak için çaba göstermelidirler. Bu değerler arasında o günün toplumunun hayat standartlarına seslenen ürünlerin, tarihi ve kültürel bir miras olarak koruma altına alınması; onlara, işlevlerine uygun bir yer belirlenmesi gerekmektedir. Diğer yandan özü ve hattâ biçimsel formasyonu itibariyle günümüz müslümanlarının evrensel arayış, araştırma, sorgulama ve sonuçta inşasına temel teşkil edebilecek ürün ve değerleri de fikri ve fiili çabanın paydası altında toplamak için ciddî bir taramada bulunmak gerektiği tartışılamaz.

İbn Teymiye külliyat ve fikriyatının söz konusu ettiğimiz bu anlamlı çabada, bulanmamış ve önyargılarla şartlanmamış zihinlerin, şu veya bu eğilime saldırı malzemesi niyetini kullanmaya ihtiyaç duymadan yararlanabilecekleri zengin bir kaynak görevini üstleneceği muhakkaktır. Akaid, Tasavvuf, Mantık, Hadis, Tefsir ve Fıkıh gibi Kur'ani ilimlerin en önemlilerine hasredilmiş bu külliyat, bir ilim adamının haysiyet, basiret, takva ve birikimiyle hakikata erişme hususundaki gayretin hârikalarına olduğu kadar sürçme ve zellelerine de örnek teşkil edebilecek tabiiliğe sahiptir. Dolayısıyla İbn Teymiye gibi tartışmalı bir ismin, önyargıların ve dayanaklara kavuşturulamamış boşalımların malzemesi haline getirilmemesi için ciddi okuyucuların göstermesi gereken insafa ihtiyacını gizlediği ileri sürülemez. Bu konuda okuyucuya yardımcı olmak ve çarpık büyümenin kültür sorunlarına ve zihinsel bulanıklıklara yol açtığı bir dönemde İbn Teymiye'nin gerektiği gibi anlaşılmasını sağlamak için yapmaya takat bulduğumuz şeyleri de ciddi okuyucunun hizmetine sunduk.

Çeviride izlenen metod:

İbn Teymiye Külliyatını Türkçeye kazandırmak için piyasa şartlarını aşan bir dikkat ve derinliğe sahip mütercimlerin bu görevi üstlenmesi kaçınılmazdı. Bu konuda Konya İlahiyat Fakültesinin değerli öğretim üyelerinin geniş yüreklilik ve ancak ilim adamlarının gösterebileceği bir anlayış ve çabayla bu çalışmayı üstlenebileceklerini söylemeleri önemli bir başlangıç olarak anılmaya değerdir. Müellifin bir dâva atmosferi içinde yazıp söylediklerine gösterilecek sadakatin önemini ancak ilim ve fikir alanında bir takım zorluklarla tanışmış olanların anlayabileceği ortadaydı. Müellifin söylediklerini yumuşatmaya, ya da bazıları tarafından kullanılmasını kolaylaştırmak için kesici bir bıçak haline getirmenin çekiciliğine aldanmadan, metni olduğu gibi Türkçeye aktarmak, bu çalışmanın temel vasıflarından birisi olması gerektiği tartışılamazdı. Dolayısıyla başka çalışmalarda müşahede edildiğinin aksine, İbn Teymiye Külliyatı bir bütün olarak, değiştirilmeden; ekleme ve çıkarmaya yellenilmeden, olduğu gibi Türkçeye aktarılmış; bu husus, mütercim-yayıncı işbirliğinin mütevazı bir iddiası olarak ortaya konulmuştur.

Kaldı ki mütercimler konuyla ilgili çalışmalarını sadece çeviri faaliyeti sınırında tutmamış, hadislerin tahrici, müellifin andığı yazar ve kayda değer şahıslarla ilgili kısa bilgiler verme görevini de üstlenmişlerdir. Hadislerin tahricinde büyük ölçüde «El-Mu'cemü'l-Müfehres li-Elfazi'l-Hadisi'n-Nebevî»'den yararlanılmış, ancak bu kitapta bulunmayan bazı hadislerin ayniyle tesbitinde zorluklarla karşılaşılmıştır. Bundan ötürü bir hadisi İbn Teymiye'nin verdiği lâfızlarla olmasa bile, ayni anlamı ifade eden ve benzeri lâfızların kullanıldığı hadis kitaplarına atıfta bulunarak tahrici yapılmıştır.

Mütercimlerin bu çerçeve içinde çeviri, araştırma ve tahric çalışmalarında başvurdukları kaynaklar ise kitabın sonuna eklenmiştir. Bu konudaki çalışmanın tümü çevirenlere ait olduğu için bunu herhangi bir işaretle belirtmeye ihtiyaç duymadığımızı bir ön bilgi olarak okuyucuya hatırlatmamız gerekmektedir.

Öte yandan İbn Teymiye gibi çaplı bir ilim adamının müteferrik alanlarda yazdıklarının terceme hey'etinin dışında bir değerlendirmeye ihtiyaç duyacağı da hesaba katılmalıydı. Bunun için ihtisas alanlarını ilgilendiren ciltleri kontrol etmeleri ve gerektiğinde aydınlatıcı bilgileri dipnotlar şeklinde vermeleri için konu üzerinde çalışmaları olan ilim adamlarımıza müracaatı gerekli gördük. Bu konuda beklentilerimizi karşılayacak fiili bir alâka görmememize rağmen, yine de Konya İlahiyat Fakültesinden Sayın Prof. Dr. Şerafettin Gölcük, Ankara İlahiyat Fakültesinden Sayın Doç. Dr. Süleyman Hayri Bolay ve Bursa İlahiyat Fakültesinden Sayın Dr. Süleyman Uludağ'ın samimi icabetlerini anmamız gerekir. Kaldı ki, ilk cildin neşrinden sonra bu çerçevenin daha da genişleyeceğine dair ümit ve gayretlerimiz sona ermiş değildir.

Külliyatın mahiyeti:

Külliyat orijinal metin olarak fihriste ayrılan iki cilt de dahil olmak üzere 37 ciltten meydana gelmiş bulunmaktadır. Müellifin kitap disiplini içinde kaleme aldığı eserlerin yanısıra, külliyatın münderecatına ayrı zamanlarda farklı kişilere hitaben verilmiş fetvaların alınması, eserin muhteva disiplinini bir takım tekrarla gölgelemesine rağmen dikkatli okuyucular için bir engel teşkil etmeyeceğini ümid ediyoruz. Kaldı ki, bu konudaki zorlukların aşılması için hitabın konu başlıklarına yeni bir biçim verilmiş, muhteva ve konu trafiği bu anlayışla rahatlatılmaya çalışılmıştır. Ayrıca her cildin sonuna eklenen fihrist bölümüne de müracaattan kolaylaştırmak için özel bir önem verilmiştir.

1. cilt değerli ilim adamlarımızdan Sayın Prof. Şerafettin Gölcük tarafından okunarak tetkik edilmiş ve kendilerince uygun görülen yerlere kısa anektodlar halinde bir kaç açıklama yapılmıştır.

Kitabın redaksiyonu ve aslıyla karşılaştırması ise başlı başına bir faaliyet alanı haline sokularak mütercim, danışman ve diğer ilim adamlarımızın ikazları doğrultusunda yürütülmüştür.

Son söz:

Hiç şüphesiz 28 cilt halinde sunulması düşünülen bir külliyatın İbn Teymiye adının yol açtığı çok yönlü ağırlık ve sorumluluğu omuzlaması, sıradan kitap yayınında elde edilmesi mümkün başarılardan uzak tutacaktır bizi. Bu, külliyatın klâsik bir eser olarak sahip olduğu örgüden kaynaklanabileceği kadar, müellifin adı etrafında dolaşan bilgi dışı söylentilerin yol açtığı zorluklardan da kaynaklanabilir. Dolayısıyla okuyucunun sıradan bir çabayla kendisine ulaşan eserlerden bekledikleriyle bu eserden beklemeyi umduğu şeyler arasında bir karşılaştırma yapmaması gerektiği muhakkaktır. İbn Teymiye Külliyatı kendi türünün bir ürünü olarak okunmalı ve değerlendirme buna göre yapılmalıdır.

Başından beri saydığımız rizikolarına rağmen Tevhid yayınları bu zorlu kararın sorumluluğunu yüklenmiş; yönelim, niyet, gayret ve beklentilerini bu titizlikler üzerine inşa etmiştir. Dileğimiz bu eserin, ilmi ve fikri her ürünün şart koştuğu önyargılara; bir bilgiye dayandırılamamış iddialara sığınmadan okunması ve tek tek her okuyucunun bu şartlar doğrultusunda bir değerlendirmede bulunma hakkını kendisine tanımasıdır.

Yüce Rabbimizden okuyucuya zihin açıklığı ve bereketi ihsan etmesini diliyoruz. Bu konuda tek mercimiz ve dayanağımız O'dur. O gönüllerde saklı tutulanı bilir. Ellerdekini, akıllardakini de bilen, onu sonsuz ilmiyle kuşatan da O'dur. İlmiyle âdil ve şaşmaz hükmünü veren; insanların zanla verdikleri hükümleri kullarının gözünde küçülten, onlara sabır, metanet ve çalışma azmi esirgeyen O'dur.

«Asra andolsun ki, insan ziyan içindedir. Ancak iman edip de salih amellerde bulunanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler hariç.»

Tevhid Yayınları
İBN-İ TEYMİYE-(7.Cilt) http://grbak.blogspot.com/
İBNİ TEYMİYYE /( 8.Cilt) http://kuraniduydunmu.blogspot.com/

27 Haziran 2009 Cumartesi

Kulun İradesi

Soru:

Kul, bir fiili irade ettiği zaman onu işlemeye güç yetirebilir mi, yetiremez mi?

Bir günahı terk etmeyi irade ettiği zaman,o günahı terk etmeye kadir midir,değil midir?

Bununla beraber bir hayır işlediğinde onu Allah’a nispet eder, bir kötülük işlediğinde de bunu kendi nefsine nispet eder,bu nasıl oluyor?,

Cevap:

Allah’a hamdolsun.

Evet, kul Allah’ın kendisine vacip kıldığı bir ibadeti yerine getirmeyi, kesin bir şekilde istediği, irade ettiği zaman, buna kadirdir. Aynı şekilde kendisine haram kılınan bir günahı terk etmeyi kesin bir şekilde irade ettiği zaman da, buna kadirdir. Bunda müslümanlar ve diğer dinlerin mensupları görüş birliği içindedirler. Hatta Cebriye mezhebinin imamları da bu kanaattedirler. Daha doğrusu bu, İslâm dini açısından bilinmesi zorunlu bir husustur. Bu hususta sadece Cebriye’nin bazı aşırı kolları aykırı fikirler ileri sürmüşlerdir. Diyorlar ki:

Özü itibariyle imkânsız olan emirler şeriatta yer almışlardır. Buna kanıt olarak da yüce Allah’ın Ebu Leheb’e iman etmemesi kaçınılmaz olan şeylere iman etmesini emretmesini göstermişlerdir...

Bu değerlendirme, dört mezhep imamı, hadis ve tasavvuf imamları gibi İslâm imamlarının icmaı’na, görüş birliğine aykırıdır. Kaderi olumlayan ve olumsuzlayan kelâm imamlarının da görüşüne aykırıdır.

Mutezile ve benzeri grupların bu hususta görüş birliği içinde oldukları ise açıktır. Sıfatları olumlayan Ebu Muhammed b. Kilab, Ebu’l Abbas el-Kalanisi, Ebu’l Hasan el-Eş’arî, Kadı Ebu Bekir el-Bakıllani, Ebu Bekir b. Fevrek ve Ebu ishak el-İsferayini gibi kelâm imamlarının görüşü de budur. Üstad Ebu’l-Meali el-Cuveyni, Ebu Hamid el-Gazali, Ebu Abdullah Muhammed b. Kerram ve İbni Heysem gibi arkadaşları, Ebu Mansur el-Maturidi gibi Ebu Hanife’nin izleyicileri de bu hususta müttefiktirler. Müslümanların bu konuda görüş birliği içinde olduklarını birçok kişi zikretmiştir. Buna Ebu’l-Hasan ez-Zağuni’yi örnek gösterebiliriz. Bu hususta bazıları farklı görüşler söylemişlerdir. Ki, bunlardan biri de Ebu Abdullah er-Razi’dir.

Bunların Ebu Leheb kıssasını kanıt olarak göstermeleri yanlıştır. Çünkü yüce Allah, “mesed” suresini indirmeden önce Ebu Leheb’e iman etmesini emretmişti. Ama o küfürde ısrar edince, inatçı tutumunu sürdürünce azap tehdidini hakketti. Tıpkı Nuh kavminin azabı hak etmesi gibi:

“Kavminden iman etmiş olanlardan başkası artık asla inanmayacaktır.” (Hud, 36)

Dolayısıyla Ebu Leheb azabı hakkedince, yüce Allah da kendisine ilişecek olan azabı haber verdi. O sırada artık kendisinden yerine getirmesi istenen bir emre muhatap değildi. Şeriatta, emredilen fiillerin, kişinin yapabilirliği ve gücüyle ilintili olduğuna dair o kadar çok açıklama ve direktif var ki!

Nitekim peygamber efendimiz (s.a.v.) İmran b. Husayn’e şöyle demiştir:

“Ayakta namaz kıl. Buna gücün yetmiyorsa, oturarak kıl. Buna da gücün yetmiyorsa, o zaman yanın üzere yatarak kıl.” (Buhari, Taksiru Salat, 19; Tirmizi, Salat, 15 )

Müslümanlar, namaz kılacak kimsenin, kıyam, kıraat, rüku, secde, avret yerlerini örtme veya kıbleye yönelme gibi bazı yükümlülükleri yerine getirmekten aciz olması durumunda, bu yükümlülüklerin üzerinden kalkacağı hususunda görüş birliği içindedirler. Sadece, bir şeyi kesin olarak yapmayı irade ettiğinde ve bunu yapma imkânı bulunduğunda vacip olur. Aynı durum oruç için de geçerlidir. Müslümanların ortak görüşü şudur:

Yaşlı erkek veya yaşlı kadınlar orucu zamanında veya kaza ederek tutmaktan aciz iseler, oruç yükümlülüğü üzerlerinden kalkar. Sadece, bu durumda olan kimseler fidye vermeli midirler, yoksa vermemeli midirler?

Noktasında ihtilaf vardır. Ebu Hanife, Şafii ve Ahmed başta olmak üzere fakihlerin çoğunluğu fidye vermenin vacip olduğun savunmuşlardır. İmam Malik ise bu gibi kimselerin fidye vermelerinin gerekli olmadığını söylemiştir. Hac ibadeti ile ilgili olarak da aynı durum söz konusudur. Müslümanlar, hac görevini yerine getirmekten aciz olan kimsenin üzerinden bu yükümlülüğün kalkacağı hususunda görüş birliği içindedirler.

Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Yoluna gücü yetenlerin o evi haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır.” (Al-i İmran, 97 )

Bu husustaki tartışma şununla ilgilidir:

Güç yetirme sadece malın bulunmasından mı ibarettir, Şafii ve Ahmed’de olduğu gibi, yoksa Malik de olduğu gibi sadece bedensel kudretten mi ibarettir?

Ya da Ebu Hanife’nin mezhebinde olduğu gibi,her ikisinin de bulunması gerekli midir?

Öncekiler, malı gasp edilen birinin malına niyabeten bu görevi yerine getirebileceğini söylerken, diğerleri bunun tersini savunmuşlardır.

Daha doğrusu bu konuda bilinmesi gereken şey, şeri yapabilirliğin emir ve yasaklarda şart olmasıdır. Yasa koyucu, bu konuda, zarar söz konusu olsa da fiilin mümkün olmasını yeterli görmemiştir. Bilakis, kul, fiile kadir olsa da, ortada bir zarar varsa, şeriatın birçok alanında, güçsüz olarak kabul edilmiştir. Su ile temizlenmek, hastaların oruç tutması, namazda kıyam ve benzeri hususları buna örnek gösterebiliriz. Bütün bu hususlarda şu ayetlerin hükmü göz önünde bulundurulmuştur:

“Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez.” (Bakara, 185 )

“Allah, din hususunda üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi.” (Hac, 78 )

“Allah size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez.” (Maide, 6 )

Sahih bir hadiste Enes’ten şöyle rivayet edilir:

“Bir bedevi mescidde bevlini yaparken peygamberimiz (s.a.v.):

“Karışmayın! (Bevlini yapmasına engel olmayın) Çünkü siz kolaylaştırıcılar olarak gönderildiniz, zorlaştırıcılar olarak değil.” (Buhari, Vudu’, 58 )

Yine sahih bir hadiste peygamber efendimizin (s.a.v.) Muaz ve Ebu Musa’yı Yemen’e gönderirken onlara şöyle dediği rivayet edilir:

“Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız. Müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz. Birbirinizle uyumlu hareket edin. İhtilafa düşmeyiniz.” (Buhari, Meğazi, 60; Darimi, Mukaddime, 24 )

Buna benzer açıklamalar şeriatta sayılmayacak kadar çoktur.

Dolayısıyla, kullar, bir şeyi kesin olarak yapmayı irade ettiklerinde, Allah onlara aciz oldukları şeyi emretmiştir, diyenler Allah’a ve resulü’ne karşı yalan söylemişlerdir. Onlar, yüce Allah’ın haklarında şöyle buyurduğu iftiracılardır:

“Buzağıyı tanrı edinenler var ya, işte onlara mutlaka rablerinden bir gazap ve dünya hayatında bir alçaklık erişecektir. Biz iftiracıları böyle cezalandırırız.” (A’raf, 152 )

Ebu Kulab’e şöyle der:

Bu ayette, bu ümmetten kıyamet gününe kadar gelmiş gelecek tüm iftiracılar kast edilmiştir.

Fakat bununla birlikte şunu da bilmek gerekir ki, Allah’tan başka güç ve değiştirici kudret yoktur. Allah’ın dilediği olur, dilemediği de olmaz. Allah her şeyin yaratıcısıdır. Kulların da yaratıcısıdır. Kulların kudretlerinin, iradelerinin ve fiillerinin de.

Dolayısıyla O, her şeyin rabbi ve malikidir, O’nun dilemesi, izni, takdiri, kaderi ve kudreti olmadan hiçbir şey olmaz.


http://sites.google.com/site/teymiye/Home/kulun-iradesi

İbni Teymiyye ve Seyyit Kutubu Kimler Sevmez